II. Dünya Savaşı’nın
sefaletini anlatan ve bunu iliklerinize kadar hissettirecek bir kitap!
İkinci Dünya Savaşı! İnsan eliyle
yaratılmış kıyametlerin ikincisi. Hakkında yazıp çizmekle tüketilemeyen, kaos
ve deliliğin tarihte ve insan ruhunda açtığı en derin günah çukurlarından biri.
Ölen milyonlarca insan, babasız kalan milyonlarca çocuk, bir diğerinin toprak
bütünlüğünü ihlal eden ülkeler ve askerleri!
İşte şimdi tüm bu trajediye Paris’te
babasıyla yaşayan 6 yaşında bir kız çocuğu ekleyin, Marie-Laure LeBlanc. Üstüne
kız kardeşi Jutta ile yetiştirme yurdunda büyüyen 8 yaşındaki Werner’i de koyun.
Tüm bu karmaşaya von Rumpel adında tutkulu bir askeri dâhil edin.
Ya da yorulmayın! Belki de tüm
bunları bizim yerimize yapabilecek birisi vardır!
Anthony Doerr adlı bir yazar bu
eklemeleri fazlasıyla yapmış ve ortaya 2014 yılında “Göremediğimiz Tüm Işıklar”
isimli bir kitap ortaya çıkmış. 2015 yılında İngiltere haricindeki ülkelerde de
yayımlanmasının ardından da başarıya doymamış. Amazon, Goodreads, Apple gibi birçok
oluşum aracılığıyla internet ortamına taşınıp okuyucu tercihleriyle yılın en
iyi kitabı seçilmekle kalmamış, 2015 yılında aldığı Pulitzer Ödülü ile de başarısını
perçinlemiş. Aynı yıl kitap Koridor Yayıncılık tarafından dilimize çevirtilerek
raflardaki yerini almış.
“Göremediğimiz Tüm Işıklar”
savaşın olanca gücüyle yarattığı mahşer ortamında birbirinden bağımsızmış gibi
görünen 3 hikâye içeriyor. Hikâyelerden birisi, yakalandığı bir tür katarakt
hastalığı nedeniyle altı yaşına kadar görme yetisi gittikçe kötüleşen ve
hayatının altıncı yılı tamamen kararan Marie-Laure’ne ait.
Marie-Laure babasıyla Paris’te
yaşamaktadır. Doğa Tarihi Ulusal Müzesi’nin anahtar ustasıdır bu adam. Ve o…
Nasıl de esaslı bir baba! Öyle ki; bir baba düşünün, kızının körlüğünü
yüksünmeden kabullenen ve kızı şehri gezerek öğrenemese de yoklayarak öğrensin
diye minyatür evlerden oturdukları mahallenin modelini yapan.
Diğer kahramanımız sekiz yaşındaki
Werner ise Paris’in yaklaşık 500 kilometre kuzey doğusunda kalan Zollverein
denilen, adeta insan öğütüp maden kusan bu yerleşim yerinde büyümektedir.
Zollverein öylesine bir insan yiyendir ki, yuttuğu babaların geride bıraktığı
çocukları büyütebilmek için buraya özgü bir yetimhane kurulmuştur. İşte sekiz
yaşındaki Werner Pfenning ile 6 yaşındaki küçük kız kardeşi bu yetiştirme
yurdunda büyürler.
Olaylar başlangıçta Marie-Laure
ve Werner üzerinden birbirinden bağımsız olarak yürümeye başlar. Aslında bu
aşamada gerçek hadiselerden oluşan, kurguya dâhil edilen ve hikâyeye son derece
keyif katan önemli bir ayrıntıdan da bahsetmekte yarar var: Alevler Denizi!
Kendine ait bir öyküsü olan,
belki de laneti olan demeliyim, bir elmas. Elbette bu taş nerde tutulur ve hikâyeye
nerede dâhil olur, tahmin etmesi hiç de zor değil! Marie-Laure’nin babasının
çalıştığı müzede kilitli kapılar ardındaki özel tasarlanmış bir kasada tutulur.
Hakkında oldukça hatırı sayılır bir efsane vardır ki Marie-Laure bundan oldukça
etkilenir.
Şimdi! Kitabın genel çerçevesi
ile ilgili birkaç kelam edelim:
Kitap ağır bir tempoda başlıyor. Özellikle
Marie-Laure’nin her gün babasıyla müzeye gidiş gelişleri beni günlük rutine
alıştırdı. Diğer taraftan da sefaletin penceresinden bakıp imkânsıza göz kırpan
iki kardeş Werner ve Jutta ise beni bu rutinden ayırıp içimi ısıttı. Bir gün
çöpten buldukları bir radyoyu Werner’in tamir etmesi, onun teknik anlamdaki
yeteneğini gün yüzüne çıkarttığı gibi; bana, “Acaba geleceğin dâhisi bu
satırlardan mı doğacak?” sorusunu sordurdu.
Bir çığ misali büyüyerek çoğalan
ve çoğalırken her yeri kendi rengine boyayan savaş elbette Paris’e de ulaşıyor
ilerleyen satırlarla birlikte. Marie-Laure ve babası birkaç talihsizlik sonucu
Saint-Malo denilen ve büyük amca Etienne’nin yaşadığı sahil kasabasında soluğu
alıyor. Bu arada Werner yaklaşan on beşinci yaşının gerginliğini yaşıyor. Çünkü
bu yaşla birlikte kendisi de Zollverein’in karanlık madenlerine inecek.
Ardından evlenip baba olacak ve çok geçmeden çocukları onu tıpkı kendi babası
gibi sonsuz karanlığa inen bir asansörün içine ilk adımını ya da son adımını
atarken görecek. Onu bundan böyle hep o şekilde hatırlayacak.
İşte bu kısır döngüyü kırmaya ve
bilime olan tutkusunun peşinden gitmeye hazırlanan Werner’in harp okulu
sayılabilecek bir okula kabulüne onunla birlikte sevindim. İçten içe ondan
uzaklaşmak istemeyen Jutta’ya ise sinirlendim. Ne de olsa bir savaş vardı ve
onun etkilerinden kaçmak yerine onun sunacağı fırsatlardan Werner’in yaptığı
gibi yararlanmak gerekti. Sanırım bu noktada da Werner ile aynı yanılgıya
düştüm.
Savaş fırsatlar yaratmadan
geçtiği topraklara sadece sefalet ekerek ilerlerken, yazar karşıma bir küçük
kız çocuğu çıkardı. Onu Werner’in gözünden gördüm şu satırları okurken:
“Werner alıcısıyla hiçliği
dinlerken, bordo pelerinli kızıl saçlı küçük bir kız bir kapı eşiğinden
göründü, muhtemelen altı ya da yedi yaşlarında, ona kız kardeşi Jutta’yı
hatırlatan büyük gözleri vardı. Annesi köşede durmuş parmak uçlarını ısırırken
tomurcuklanan ağaçların altından caddeyi geçip parka doğru koştu. Salıncağa
tırmanıp, bacaklarını tepiştirerek sallanmaya başladı. Küçük kızı izlemek
Werner’in ruhunda bir kapağı araladı adeta. Hayat böyle bir şey işte!”
Tam burada kendi kendine konuşan
Werner gibi hayatın her şeye rağmen devam ettiği gerçeğini bir kez daha
kavradım.
Daha önceki sayfalarda da bir
başka karakter ve onun hikâyesiyle tanıştırdı beni yazar: Başçavuş von Rumpell.
Köşe bucak, diyar diyar dolanıp “Alevler Denizi” dediğimiz elması arayan,
kanser hastası bir asker.
Yazar olayların akışındaki
tempoyu hiç yükseltmese de ortaya koyduğu üç hikâyeyle beni Saint-Malo’da
Marie-Laure gibi hapsedilmiş hissettirdi. Werner gibi sürekli bir çıkış yolu
aradım ve koltuğumun altında bir alıcı ile radyo sinyalleri arayarak diyar
diyar dolandım. Von Rumpell gibi Alevler Denizi’ne kavuşmak için yanıp
tutuştum.
Karakterlerin gözünden birçok şey
gördüm savaşın yıkımına dair, ancak özellikle bir paragraf okuyucu olarak beni
derinden etkiledi. Werner ve ekibinin, casus verici sinyali ararken Ukrayna’da
soluğu aldığı bir bölümde girdikleri şehrin halkını tarif ederken kullandığı şu
cümleler tüyler ürperten cinstendi:
“Kamyon şehrin içine doğru
gürültüyle ilerlerken onlar saklandılar. Yüzlerini gizlediler, ailelerini
gizlediler; ölülerin ayaklarından çıkarılmış ayakkabılarla dolup taşan dükkânlarını
da!”
Sayfaları çevirdikçe umudu,
umutsuzluğu tekrar tekrar yaşatmayı başarıyor yazar. Ama en çok da okuyucuya
kaybedilenlerin özlemini hissettiriyor. Tıpkı Marie-Laure’nin büyük amcası
Etienne’nin savaşta kaybettiği kardeşine duyduğu özlem gibi. Etienne,
Saint-Malo Alman işgalindeyken, kendi evinde kardeşiyle ilgili bir kareyi
hatırlıyor ve yazar bunu okuyucuyla paylaşmaktan, okuyucuya hayal kurdurtmaktan
hiç çekinmiyor. İşte o satırlar:
“Etienne kardeşiyle birlikte
şehrin doğusundaki bir tarladaydı. Ateş böceklerinin Saint-Malo’da belirdiği
bir yaz günüydü. Oğulları için uzun saplı tuzaklar yapıp, telle iliştirmeleri
için onlara kavanoz verirken babaları oldukça heyecanlıydı. Etienne ve kardeşi
Henri, yanıp sönerek dalgalar şeklinde hareket eden ateş böceklerini
havalandırarak uzun çimenler içinde bir yarışa tutuştular. Daima onların
ulaşamayacakları kadar uzakta görünüyorlardı. Sanki yer kabuğu için için yanıp
eriyormuş, bunlar da ayak izlerinin ortaya çıkarttığı kıvılcımlarmış gibi.”
Günün birinde kitabın bir filmi
çekilirse eğer, görsel anlamda izleyiciyi en çok etkileyecek sahnelerden biri
olacaktır bu satırlar.
Kitapta satırdan satıra atlarken
olaylarla birlikte sayfalar da aktı gitti çünkü yazar okuyucuyu uzun süre aynı
ortama ya da sahneye hapsetmemeyi adeta kendine görev edinmiş. Kısa bölümler ve
akıcı cümlelerden oluşan bu kitabı okuması da oldukça kolay. “Kendi kendine
bitti” dedirten kitaplar arasına katılmayı başarıyor bu haliyle.
Keyifli okumalar.
S.Y.