Görüntüleme Sayısı (Stats)

kitap inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2017 Çarşamba

Bir Politikacının Portresi: Joseph Fouche

"Yazık ki dünya tarihi çoğunlukla tasvir edildiği gibi sadece insan cesaretinin değil, korkaklığının da tarihidir."

Can Yayınlarından birinci baskısı 1996’da yapılan ve Zehra Kurttekin’in güzel çevirisiyle Türk okuruyla buluşan bu eserin hayatıma girmesi House of Cards adlı dizi sayesindeydi. Evet, bir dizide yer alan güçlü fakat hayali bir karakter (F.Underwood), tarih sahnesinden geçmiş önemli ama bir o kadar da arka planda kalmış bir isme dair biyografiyi alıp okumama vesile oldu.

Henüz kitabın önsözünü okurken, idealleri olan ve bunları destansı bir kişilik potasında eriten insanların ancak manen var olabilecekleri, gerçek hayata ve politikaya etki eden ve bu ideallerin açtığı yoldan ilerleyerek dünya tarihine yön veren insanların düşük karakterli ancak becerikli insanlar olduğu gerçeği yüzümüze vurulur. 1. Dünya Savaşı denen ve insanlığı toplu yok oluşa sürükleyen katliamın “akılla ve sorumlulukla değil, arkada kalan, şüpheli karakterdeki ve zekası yetersiz insanlarca alındığı” örneğini veren yazarın kitap boyunca politikaya ve politikacılara ilişkin tespitleri can alıcıdır.




Kitap boyunca 1759’daki doğumundan Otranto Dükü olmasına kadar geçen dönemler halinde Joseph Fouche’nin kariyeri ve kişilik özellikleri, tarihsel olaylar içerisindeki yeri ve rolüyle birlikte düzenli bir akış, duru ve yer yer şairane bir dille okuyuculara aktarılmış. Fransız devrimleri ve siyasi tarihine ilgi duyanlar, politik karakterlerin hayat öyküsünü dinlemek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir kitap.

Keyifli okumalar.

31 Ekim 2017 Salı

KOHLHAAS: İsyan



Mitra Yayınları tarafından 2013 yılında yayınlanan Heinrich von Kleist’in bu eserinin çevirisi Tayfun Özkan tarafından yapılmıştır.

Daha ilk paragraftan yazar bize bir efsaneden bahsedeceğini ve bunun Kohlhaas’ın aşırılıklar, zıtlıklar ve gerilimlerle dolu hayatı çevresinde şekilleneceğini açıkça ifade eder. Bu arada Kafka’nın Alman edebiyatında en çok etkilendiği eser olarak bunu gösterdiğini de ekleyerek incelemeye devam edelim.


16. yüzyıl feodal Almanya'sında geçen hikayenin baş kahramanı Michael Kolhaas adında bir at tüccarıdır. unvanı soylu ama hareketleri asaletten uzak olan Wenzel von Tronka’nın kendisine yaptığı haksızlık sonucu o güne kadar örnek bir vatandaş olarak hayatını sürdürmüş kahramanımızın adalet arayışı başlar. Adalet dağıtması gereken devlet mekanizmalarındaki yozlaşma sonucu yasal yollardan istediğini alamayan kahramanımız bu süreçte örnek kişiliğini bir kenara koyar. İçinde kor gibi yanan mutlak adalet duygusunun körelttiği gözleri o derece dönmüştür ki karısının bu yüzden öldürülmesi bile onun amansız takibini bir an olsun sekteye uğratmaz. Bu süreçte çok insan da onun bu arayışına nefer olarak katılır ve sonunda devlete kafa tutabilecek sayılara ulaşarak köy ve kasabaları ele geçirirler.


Hikaye devam ederken olaylara müdahil olan gerçek bir tarihi kişilik olan Martin Luther Kohlhaas’ı uzlaşmaz tavrından vazgeçirmek için çok uğraşsa da sonunda o bile Kohlhaas’ın hakkını ödemiştir. Hatta yüz yüze görüştükleri bir sahnede Kohlhaas’ın sarfettiği şu sözler kitabın mesajını özetler niteliktedir:

“Yasanın korumadığı kimseyi ben, devlet topluluğunun dışına atılmış sayarım efendim dedi Kohlhaas bunun üzerine, ellerini kavuşturarak; çünkü işimi geliştirmek için onun korumasına ihtiyacım vardır. Elde ettiğim her şeyle böylece korunabilmek için bu topluma girmiş bulunmuyor muyum; bu korumayı benden esirgeyen, beni vahşilerle bir tutmuş sayılır ve böylece, siz de yadsıyamazsınız ki, nefsimi koruyacak silahı elime vermiş olur.”


Dönem Almanya'sının siyasi yapısını, adli ve idari kavramlarını ve soyluluk ilişkilerine ilişkin detaylar hikayeyi biraz karmaşık ve yer yer sıkıcılığa varır gibi gösterse de kahramanımızın adalet yolculuğunun nasıl sona ereceğine dair merak unsuru okurun aklını bir an olsun terk etmez. Adeta siz de kendinizi onun yerine koyarak adaleti kendi ellerinizle tecelli ettirmek istersiniz. Yine de yazarın en başta vaat ettiği efsanevi hikaye, zaman zaman (özellikle Alman adalet sisteminin ayrıntılarına daldığında) okuyucunun ilgisini kaybetme tehlikesini yaşamaktadır.


Kitabın beyazperde versiyonu (Age of Uprising: The Legend of Michael Kohlhaas) Türkiye’de 2014 yılında gösterime girmiştir ve başrolde Mads Mikkelsen vardı.

Kitabın sonu bazılarını vicdanen tatmin edecekken bazıları da kendilerini kimin tarafını tutmaları gerektiğini düşünürken bulacaktır. Bu tarz bir ikilem yaratmayı başaran bir kitabı kanımca başarılı saymak gerekir. 

Son bir not: günümüz dünyasında adalet duygusunu Kohlhaas kadar önemseyecek insanların varlığına olan ihtiyaç hiç bitmemiş görünmektedir.

Keyifli okumalar.

16 Ekim 2017 Pazartesi

GÖREMEDİĞİMİZ TÜM IŞIKLAR: SAVAŞIN ÇALDIKLARINA DUYULAN ÖZLEMİN KİTABI














II. Dünya Savaşı’nın sefaletini anlatan ve bunu iliklerinize kadar hissettirecek bir kitap!
İkinci Dünya Savaşı! İnsan eliyle yaratılmış kıyametlerin ikincisi. Hakkında yazıp çizmekle tüketilemeyen, kaos ve deliliğin tarihte ve insan ruhunda açtığı en derin günah çukurlarından biri. Ölen milyonlarca insan, babasız kalan milyonlarca çocuk, bir diğerinin toprak bütünlüğünü ihlal eden ülkeler ve askerleri!

İşte şimdi tüm bu trajediye Paris’te babasıyla yaşayan 6 yaşında bir kız çocuğu ekleyin, Marie-Laure LeBlanc. Üstüne kız kardeşi Jutta ile yetiştirme yurdunda büyüyen 8 yaşındaki Werner’i de koyun. Tüm bu karmaşaya von Rumpel adında tutkulu bir askeri dâhil edin.

Ya da yorulmayın! Belki de tüm bunları bizim yerimize yapabilecek birisi vardır!

Anthony Doerr adlı bir yazar bu eklemeleri fazlasıyla yapmış ve ortaya 2014 yılında “Göremediğimiz Tüm Işıklar” isimli bir kitap ortaya çıkmış. 2015 yılında İngiltere haricindeki ülkelerde de yayımlanmasının ardından da başarıya doymamış. Amazon, Goodreads, Apple gibi birçok oluşum aracılığıyla internet ortamına taşınıp okuyucu tercihleriyle yılın en iyi kitabı seçilmekle kalmamış, 2015 yılında aldığı Pulitzer Ödülü ile de başarısını perçinlemiş. Aynı yıl kitap Koridor Yayıncılık tarafından dilimize çevirtilerek raflardaki yerini almış.

“Göremediğimiz Tüm Işıklar” savaşın olanca gücüyle yarattığı mahşer ortamında birbirinden bağımsızmış gibi görünen 3 hikâye içeriyor. Hikâyelerden birisi, yakalandığı bir tür katarakt hastalığı nedeniyle altı yaşına kadar görme yetisi gittikçe kötüleşen ve hayatının altıncı yılı tamamen kararan Marie-Laure’ne ait.

Marie-Laure babasıyla Paris’te yaşamaktadır. Doğa Tarihi Ulusal Müzesi’nin anahtar ustasıdır bu adam. Ve o… Nasıl de esaslı bir baba! Öyle ki; bir baba düşünün, kızının körlüğünü yüksünmeden kabullenen ve kızı şehri gezerek öğrenemese de yoklayarak öğrensin diye minyatür evlerden oturdukları mahallenin modelini yapan.

Diğer kahramanımız sekiz yaşındaki Werner ise Paris’in yaklaşık 500 kilometre kuzey doğusunda kalan Zollverein denilen, adeta insan öğütüp maden kusan bu yerleşim yerinde büyümektedir. Zollverein öylesine bir insan yiyendir ki, yuttuğu babaların geride bıraktığı çocukları büyütebilmek için buraya özgü bir yetimhane kurulmuştur. İşte sekiz yaşındaki Werner Pfenning ile 6 yaşındaki küçük kız kardeşi bu yetiştirme yurdunda büyürler.

Olaylar başlangıçta Marie-Laure ve Werner üzerinden birbirinden bağımsız olarak yürümeye başlar. Aslında bu aşamada gerçek hadiselerden oluşan, kurguya dâhil edilen ve hikâyeye son derece keyif katan önemli bir ayrıntıdan da bahsetmekte yarar var: Alevler Denizi!

Kendine ait bir öyküsü olan, belki de laneti olan demeliyim, bir elmas. Elbette bu taş nerde tutulur ve hikâyeye nerede dâhil olur, tahmin etmesi hiç de zor değil! Marie-Laure’nin babasının çalıştığı müzede kilitli kapılar ardındaki özel tasarlanmış bir kasada tutulur. Hakkında oldukça hatırı sayılır bir efsane vardır ki Marie-Laure bundan oldukça etkilenir.

Şimdi! Kitabın genel çerçevesi ile ilgili birkaç kelam edelim:

Kitap ağır bir tempoda başlıyor. Özellikle Marie-Laure’nin her gün babasıyla müzeye gidiş gelişleri beni günlük rutine alıştırdı. Diğer taraftan da sefaletin penceresinden bakıp imkânsıza göz kırpan iki kardeş Werner ve Jutta ise beni bu rutinden ayırıp içimi ısıttı. Bir gün çöpten buldukları bir radyoyu Werner’in tamir etmesi, onun teknik anlamdaki yeteneğini gün yüzüne çıkarttığı gibi; bana, “Acaba geleceğin dâhisi bu satırlardan mı doğacak?” sorusunu sordurdu.

Bir çığ misali büyüyerek çoğalan ve çoğalırken her yeri kendi rengine boyayan savaş elbette Paris’e de ulaşıyor ilerleyen satırlarla birlikte. Marie-Laure ve babası birkaç talihsizlik sonucu Saint-Malo denilen ve büyük amca Etienne’nin yaşadığı sahil kasabasında soluğu alıyor. Bu arada Werner yaklaşan on beşinci yaşının gerginliğini yaşıyor. Çünkü bu yaşla birlikte kendisi de Zollverein’in karanlık madenlerine inecek. Ardından evlenip baba olacak ve çok geçmeden çocukları onu tıpkı kendi babası gibi sonsuz karanlığa inen bir asansörün içine ilk adımını ya da son adımını atarken görecek. Onu bundan böyle hep o şekilde hatırlayacak.

İşte bu kısır döngüyü kırmaya ve bilime olan tutkusunun peşinden gitmeye hazırlanan Werner’in harp okulu sayılabilecek bir okula kabulüne onunla birlikte sevindim. İçten içe ondan uzaklaşmak istemeyen Jutta’ya ise sinirlendim. Ne de olsa bir savaş vardı ve onun etkilerinden kaçmak yerine onun sunacağı fırsatlardan Werner’in yaptığı gibi yararlanmak gerekti. Sanırım bu noktada da Werner ile aynı yanılgıya düştüm.

Savaş fırsatlar yaratmadan geçtiği topraklara sadece sefalet ekerek ilerlerken, yazar karşıma bir küçük kız çocuğu çıkardı. Onu Werner’in gözünden gördüm şu satırları okurken:

“Werner alıcısıyla hiçliği dinlerken, bordo pelerinli kızıl saçlı küçük bir kız bir kapı eşiğinden göründü, muhtemelen altı ya da yedi yaşlarında, ona kız kardeşi Jutta’yı hatırlatan büyük gözleri vardı. Annesi köşede durmuş parmak uçlarını ısırırken tomurcuklanan ağaçların altından caddeyi geçip parka doğru koştu. Salıncağa tırmanıp, bacaklarını tepiştirerek sallanmaya başladı. Küçük kızı izlemek Werner’in ruhunda bir kapağı araladı adeta. Hayat böyle bir şey işte!”

Tam burada kendi kendine konuşan Werner gibi hayatın her şeye rağmen devam ettiği gerçeğini bir kez daha kavradım.

Daha önceki sayfalarda da bir başka karakter ve onun hikâyesiyle tanıştırdı beni yazar: Başçavuş von Rumpell. Köşe bucak, diyar diyar dolanıp “Alevler Denizi” dediğimiz elması arayan, kanser hastası bir asker.

Yazar olayların akışındaki tempoyu hiç yükseltmese de ortaya koyduğu üç hikâyeyle beni Saint-Malo’da Marie-Laure gibi hapsedilmiş hissettirdi. Werner gibi sürekli bir çıkış yolu aradım ve koltuğumun altında bir alıcı ile radyo sinyalleri arayarak diyar diyar dolandım. Von Rumpell gibi Alevler Denizi’ne kavuşmak için yanıp tutuştum.

Karakterlerin gözünden birçok şey gördüm savaşın yıkımına dair, ancak özellikle bir paragraf okuyucu olarak beni derinden etkiledi. Werner ve ekibinin, casus verici sinyali ararken Ukrayna’da soluğu aldığı bir bölümde girdikleri şehrin halkını tarif ederken kullandığı şu cümleler tüyler ürperten cinstendi:

“Kamyon şehrin içine doğru gürültüyle ilerlerken onlar saklandılar. Yüzlerini gizlediler, ailelerini gizlediler; ölülerin ayaklarından çıkarılmış ayakkabılarla dolup taşan dükkânlarını da!”

Sayfaları çevirdikçe umudu, umutsuzluğu tekrar tekrar yaşatmayı başarıyor yazar. Ama en çok da okuyucuya kaybedilenlerin özlemini hissettiriyor. Tıpkı Marie-Laure’nin büyük amcası Etienne’nin savaşta kaybettiği kardeşine duyduğu özlem gibi. Etienne, Saint-Malo Alman işgalindeyken, kendi evinde kardeşiyle ilgili bir kareyi hatırlıyor ve yazar bunu okuyucuyla paylaşmaktan, okuyucuya hayal kurdurtmaktan hiç çekinmiyor. İşte o satırlar:

“Etienne kardeşiyle birlikte şehrin doğusundaki bir tarladaydı. Ateş böceklerinin Saint-Malo’da belirdiği bir yaz günüydü. Oğulları için uzun saplı tuzaklar yapıp, telle iliştirmeleri için onlara kavanoz verirken babaları oldukça heyecanlıydı. Etienne ve kardeşi Henri, yanıp sönerek dalgalar şeklinde hareket eden ateş böceklerini havalandırarak uzun çimenler içinde bir yarışa tutuştular. Daima onların ulaşamayacakları kadar uzakta görünüyorlardı. Sanki yer kabuğu için için yanıp eriyormuş, bunlar da ayak izlerinin ortaya çıkarttığı kıvılcımlarmış gibi.”

Günün birinde kitabın bir filmi çekilirse eğer, görsel anlamda izleyiciyi en çok etkileyecek sahnelerden biri olacaktır bu satırlar.

Kitapta satırdan satıra atlarken olaylarla birlikte sayfalar da aktı gitti çünkü yazar okuyucuyu uzun süre aynı ortama ya da sahneye hapsetmemeyi adeta kendine görev edinmiş. Kısa bölümler ve akıcı cümlelerden oluşan bu kitabı okuması da oldukça kolay. “Kendi kendine bitti” dedirten kitaplar arasına katılmayı başarıyor bu haliyle.

Keyifli okumalar.

S.Y.

15 Ekim 2017 Pazar

AH İHANET / Ah, Treachery! Ross THOMAS

"General, "Ah, ihanet!" diye homurdandı, sesi yumuşak olmasına rağmen tuhaf bir biçimde toktu. "İnsanlık tarihi boyunca en sevilen kestirme yollardan biri olmuştur."



Türkiye'de İthaki Yayınlarından çıkan ve Emrah İmre tarafından Türkçemize kazandırılan 331 sayfalık polisiye gerilim türü bu kitapta baş karakterimiz, bir dizi ölümlerin çevresinde döndüğü  Edd (namı diğer double D) Partain'dir. 

ABD'nin bir dönem Orta Amerika'da görevlendirdiği eski bir istihbarat subayı olan Edd, komutanını dövdüğü için açığa alınmıştır. Bunun üzerine döndüğü ABD'de kendi halinde bir yaşam sürmek ve ordu, istihbarat, siyaset üçgeninde dönen kirli oyunlardan uzak durmak istese de eski hayatı ve bağlantıları peşini bırakmamıştır. Kendisini bir hortlak gibi takip eden geçmişinden kaçmak isteyen Edd, zengin bir kadının güvenliğini sağlama görevini üstlendiğinde ise kendisini cinayetler ve intiharlarla dolu entrikalar denizinde boğulmamak üzere çırpınırken bulur. 

Hikaye boyunca sürükleyiciliğini koruyan ve sürpriz sonuyla okuyucuyu memnun edebilen bu kitapta yazar özellikle ilk tanıştığımız kişilerin kıyafetlerinden aksanlarına kadar ayrıntılı bir şekilde tarif etmesiyle de dikkatleri çekmektedir.

BCÜ

4 Ekim 2013 Cuma

KİTAP İNCELEME: RECAİ GALİP OKANDAN- UMUMİ AMME HUKUKU

Yazar bu kitabının idare hukuku alandaki araştırmaları derleyen bir niteliği olduğunu ve eserin ilk bölümünde devlet ve devlet doktrinlerini izah etmeye çalıştığını önsözde belirtmiştir. İnsanların bir arada yaşamaya zorunlu olduğu görüşünden yola çıkarak devletin oluşumunu açıklamaya çalışmış ve tek tek bireylerin ve toplumun üstünde bir kolektif varlık olduğu ve kendine özgü bir faaliyet sahası, organları, otoritesi ve hak ve yükümlülükleri olan bir  birlik oluşturdukları tespitinde bulunmuştur. Devletin insan topluluğunun devamını mümkün kılacak hukuki ve siyasi bir düzene ve bunu sağlayacak bir idareye sahip olduğunu söyler ve kamu gücü veya hakimiyet dediği üstün iktidarı belirginleştiren kuruluşları siyasi düzen olarak nitelendirir. Yani siyasi düzenin içeriği olarak idareye işaret eder. İdarenin varlık sebebi olarak da özel faaliyetlerin korunması, sosyal birlik ve dayanışma duygularının sağlamlaştırılması ve kolektif amaçların gerçekleşmesini organize etme işlevini gösterir.


8 Eylül 2013 Pazar

KİTAP HAKKINDA: NURİ TORTOP- YÖNETİM BİLİMİNİN TEMEL İLKELERİ



Yönetim bilimini idarenin gerçek işleyişini inceleyen bir disiplin olarak tanımlayan yazar organik anlamda yönetimin kamu yönetimi karşılığı olarak örgüt ve personeli kapsadığını, fonksiyonel anlamda ise yönetimin çalışmalarını incelemekte ve kamu ve özel kesimi de içine almakta olduğunu ileri sürmektedir. Daha sonra yönetim incelemelerinin kapsamını üç noktada özetlemektedir ki bunlar: yönetimin nasıl olduğu, nasıl olması gerektiği ve nasıl olacağı sorularının cevabıdır. Bu da yazarın yönetim biliminin normatif bir yanı da olduğunu iddia ettiğini gösteriyor. 

2 Eylül 2013 Pazartesi

KİTAP HAKKINDA: GUSTAVE LE BON KİTLELER PSİKOLOJİSİ (book review)

Yazar bu eserinde kitle denen insan topluluklarının hareketlerini ve psikolojisini incelemiştir. Ona göre medeniyetin ilerlemesi ve gelişmesi fikir telakki ve inanç düzeyindeki değişikliklerle gerçekleşmektedir. Bu değişimin ve gelişimin özellikle yaşadığımız çağdaki en önemli itici gücü olarak kitleler görülmüştür. Yazar kitlelerin davranışlarının içtepisel, değişken aşırı duyarlı, zorlayıcı karakterde ve bilinçdışının yönetiminde görmüş ve kitle içindeki bireyin yalıtılmış bireyden tamamen farklı bir hal aldığını tespit etmiştir.  

31 Ağustos 2013 Cumartesi

KİTAP HAKKINDA: KURTHAN FİŞEK- YÖNETİM (Book Review-: K. Fişek- Administration)

Yönetim bilimi alanında özellikle Türk yazınında çok önemli bir yere sahip olan bu eserde yazar tarihsel maddeci bir yöntem benimsemiş ve alana önemli açılımlar getirebilecek soruların sorulmasını sağlamış, eleştirel ve açıklayıcı bir sistematik içerisinde yönetim gerçekliğini açıklamaya gayret etmiştir.

Yönetim bilimini evrensel ve disiplinler arası bir niteliğe sahip kabul eden bu kitap özel-kamusal işletme ayrımını gereksiz gören bir anlayışta yazılmıştır. Ayrıca yönteme ilişkin olarak sistem yaklaşımı ve sibernetik bakış açısını  irdeleyen yazar bunu yarının sorunu olarak görmekte ve tartışmaya açmaktadır.  

24 Ağustos 2013 Cumartesi

KİTAP HAKKINDA: AHMET ÜMİT- PATASANA

hikaye akıcı, karakterler inandırıcı ve canlı. belki merak öğesini çok canlı tutamıyor ama sonucu beklemenizi sağlıyor. birbiri ardına anlatılan ve biri günümüzde biri Geç Hititler döneminde geçen iki hikayenin bağdaştırılması çabası çok gerçekçi gelmese de romanın sonunu getirme isteğini kesinlikle kamçılıyor. Türkiye'nin doğusunun coğrafi güzellikleri ile toplumsal sıkıntıları çok göze batmadan hikayeye yedirilmiş. Karakter sayısının fazla olmaması ve karakterlerin her birini tanıma çabasına girmeden anlatabilmesi de romanı okunulası yapan yönlerinden biri. Tüm bu olumlu sayılabilecek yanlarından başka hikayenin bitişi sinema filmlerindeki şaşırtıcı son etkisi yaratsa da bizim topraklara özgü olan sosyal mesaj verme kaygısıyla okuyucunun hevsini kursağında bırakabilir. El sonuç: okunabilir!

5 Mayıs 2009 Salı

KİTAP HAKKINDA: J.C. SCOTT- TAHAKKÜM VE DİRENİŞ SANATLARI (Book Review: J.C.Scott- Domination and the Arts of Resistance : hidden transcripts)


Yazar bu eserinde hakimin tabi olana uyguladığı tahakküm biçimlerini incelemiş ve denetim ve gözetim yöntemlerindeki tarihsel gelişmeleri çarpıcı bir biçimde ele almıştır. Bu tarihsel gelişme içerisinde tahakkümün modern biçimlerinin feodal olanına oranla hem daha ince hem de daha komplike olduğunu saptamıştır. Burada incelikle kastedilen ise tahakkümün insanı yalnızca fiziksel olarak ezen değil aynı zamanda ruhsal açıdan da çökerten bir yönünün olduğudur. Artık iktidarın kurduğu denetim mekanizması öyle bir seviyeye gelmiştir ki toplumu denetleyenler bile iktidarın kurumsal denetim mekanizması tarafından denetlenir hale gelmiştir.