Görüntüleme Sayısı (Stats)

16 Ekim 2017 Pazartesi

GÖREMEDİĞİMİZ TÜM IŞIKLAR: SAVAŞIN ÇALDIKLARINA DUYULAN ÖZLEMİN KİTABI














II. Dünya Savaşı’nın sefaletini anlatan ve bunu iliklerinize kadar hissettirecek bir kitap!
İkinci Dünya Savaşı! İnsan eliyle yaratılmış kıyametlerin ikincisi. Hakkında yazıp çizmekle tüketilemeyen, kaos ve deliliğin tarihte ve insan ruhunda açtığı en derin günah çukurlarından biri. Ölen milyonlarca insan, babasız kalan milyonlarca çocuk, bir diğerinin toprak bütünlüğünü ihlal eden ülkeler ve askerleri!

İşte şimdi tüm bu trajediye Paris’te babasıyla yaşayan 6 yaşında bir kız çocuğu ekleyin, Marie-Laure LeBlanc. Üstüne kız kardeşi Jutta ile yetiştirme yurdunda büyüyen 8 yaşındaki Werner’i de koyun. Tüm bu karmaşaya von Rumpel adında tutkulu bir askeri dâhil edin.

Ya da yorulmayın! Belki de tüm bunları bizim yerimize yapabilecek birisi vardır!

Anthony Doerr adlı bir yazar bu eklemeleri fazlasıyla yapmış ve ortaya 2014 yılında “Göremediğimiz Tüm Işıklar” isimli bir kitap ortaya çıkmış. 2015 yılında İngiltere haricindeki ülkelerde de yayımlanmasının ardından da başarıya doymamış. Amazon, Goodreads, Apple gibi birçok oluşum aracılığıyla internet ortamına taşınıp okuyucu tercihleriyle yılın en iyi kitabı seçilmekle kalmamış, 2015 yılında aldığı Pulitzer Ödülü ile de başarısını perçinlemiş. Aynı yıl kitap Koridor Yayıncılık tarafından dilimize çevirtilerek raflardaki yerini almış.

“Göremediğimiz Tüm Işıklar” savaşın olanca gücüyle yarattığı mahşer ortamında birbirinden bağımsızmış gibi görünen 3 hikâye içeriyor. Hikâyelerden birisi, yakalandığı bir tür katarakt hastalığı nedeniyle altı yaşına kadar görme yetisi gittikçe kötüleşen ve hayatının altıncı yılı tamamen kararan Marie-Laure’ne ait.

Marie-Laure babasıyla Paris’te yaşamaktadır. Doğa Tarihi Ulusal Müzesi’nin anahtar ustasıdır bu adam. Ve o… Nasıl de esaslı bir baba! Öyle ki; bir baba düşünün, kızının körlüğünü yüksünmeden kabullenen ve kızı şehri gezerek öğrenemese de yoklayarak öğrensin diye minyatür evlerden oturdukları mahallenin modelini yapan.

Diğer kahramanımız sekiz yaşındaki Werner ise Paris’in yaklaşık 500 kilometre kuzey doğusunda kalan Zollverein denilen, adeta insan öğütüp maden kusan bu yerleşim yerinde büyümektedir. Zollverein öylesine bir insan yiyendir ki, yuttuğu babaların geride bıraktığı çocukları büyütebilmek için buraya özgü bir yetimhane kurulmuştur. İşte sekiz yaşındaki Werner Pfenning ile 6 yaşındaki küçük kız kardeşi bu yetiştirme yurdunda büyürler.

Olaylar başlangıçta Marie-Laure ve Werner üzerinden birbirinden bağımsız olarak yürümeye başlar. Aslında bu aşamada gerçek hadiselerden oluşan, kurguya dâhil edilen ve hikâyeye son derece keyif katan önemli bir ayrıntıdan da bahsetmekte yarar var: Alevler Denizi!

Kendine ait bir öyküsü olan, belki de laneti olan demeliyim, bir elmas. Elbette bu taş nerde tutulur ve hikâyeye nerede dâhil olur, tahmin etmesi hiç de zor değil! Marie-Laure’nin babasının çalıştığı müzede kilitli kapılar ardındaki özel tasarlanmış bir kasada tutulur. Hakkında oldukça hatırı sayılır bir efsane vardır ki Marie-Laure bundan oldukça etkilenir.

Şimdi! Kitabın genel çerçevesi ile ilgili birkaç kelam edelim:

Kitap ağır bir tempoda başlıyor. Özellikle Marie-Laure’nin her gün babasıyla müzeye gidiş gelişleri beni günlük rutine alıştırdı. Diğer taraftan da sefaletin penceresinden bakıp imkânsıza göz kırpan iki kardeş Werner ve Jutta ise beni bu rutinden ayırıp içimi ısıttı. Bir gün çöpten buldukları bir radyoyu Werner’in tamir etmesi, onun teknik anlamdaki yeteneğini gün yüzüne çıkarttığı gibi; bana, “Acaba geleceğin dâhisi bu satırlardan mı doğacak?” sorusunu sordurdu.

Bir çığ misali büyüyerek çoğalan ve çoğalırken her yeri kendi rengine boyayan savaş elbette Paris’e de ulaşıyor ilerleyen satırlarla birlikte. Marie-Laure ve babası birkaç talihsizlik sonucu Saint-Malo denilen ve büyük amca Etienne’nin yaşadığı sahil kasabasında soluğu alıyor. Bu arada Werner yaklaşan on beşinci yaşının gerginliğini yaşıyor. Çünkü bu yaşla birlikte kendisi de Zollverein’in karanlık madenlerine inecek. Ardından evlenip baba olacak ve çok geçmeden çocukları onu tıpkı kendi babası gibi sonsuz karanlığa inen bir asansörün içine ilk adımını ya da son adımını atarken görecek. Onu bundan böyle hep o şekilde hatırlayacak.

İşte bu kısır döngüyü kırmaya ve bilime olan tutkusunun peşinden gitmeye hazırlanan Werner’in harp okulu sayılabilecek bir okula kabulüne onunla birlikte sevindim. İçten içe ondan uzaklaşmak istemeyen Jutta’ya ise sinirlendim. Ne de olsa bir savaş vardı ve onun etkilerinden kaçmak yerine onun sunacağı fırsatlardan Werner’in yaptığı gibi yararlanmak gerekti. Sanırım bu noktada da Werner ile aynı yanılgıya düştüm.

Savaş fırsatlar yaratmadan geçtiği topraklara sadece sefalet ekerek ilerlerken, yazar karşıma bir küçük kız çocuğu çıkardı. Onu Werner’in gözünden gördüm şu satırları okurken:

“Werner alıcısıyla hiçliği dinlerken, bordo pelerinli kızıl saçlı küçük bir kız bir kapı eşiğinden göründü, muhtemelen altı ya da yedi yaşlarında, ona kız kardeşi Jutta’yı hatırlatan büyük gözleri vardı. Annesi köşede durmuş parmak uçlarını ısırırken tomurcuklanan ağaçların altından caddeyi geçip parka doğru koştu. Salıncağa tırmanıp, bacaklarını tepiştirerek sallanmaya başladı. Küçük kızı izlemek Werner’in ruhunda bir kapağı araladı adeta. Hayat böyle bir şey işte!”

Tam burada kendi kendine konuşan Werner gibi hayatın her şeye rağmen devam ettiği gerçeğini bir kez daha kavradım.

Daha önceki sayfalarda da bir başka karakter ve onun hikâyesiyle tanıştırdı beni yazar: Başçavuş von Rumpell. Köşe bucak, diyar diyar dolanıp “Alevler Denizi” dediğimiz elması arayan, kanser hastası bir asker.

Yazar olayların akışındaki tempoyu hiç yükseltmese de ortaya koyduğu üç hikâyeyle beni Saint-Malo’da Marie-Laure gibi hapsedilmiş hissettirdi. Werner gibi sürekli bir çıkış yolu aradım ve koltuğumun altında bir alıcı ile radyo sinyalleri arayarak diyar diyar dolandım. Von Rumpell gibi Alevler Denizi’ne kavuşmak için yanıp tutuştum.

Karakterlerin gözünden birçok şey gördüm savaşın yıkımına dair, ancak özellikle bir paragraf okuyucu olarak beni derinden etkiledi. Werner ve ekibinin, casus verici sinyali ararken Ukrayna’da soluğu aldığı bir bölümde girdikleri şehrin halkını tarif ederken kullandığı şu cümleler tüyler ürperten cinstendi:

“Kamyon şehrin içine doğru gürültüyle ilerlerken onlar saklandılar. Yüzlerini gizlediler, ailelerini gizlediler; ölülerin ayaklarından çıkarılmış ayakkabılarla dolup taşan dükkânlarını da!”

Sayfaları çevirdikçe umudu, umutsuzluğu tekrar tekrar yaşatmayı başarıyor yazar. Ama en çok da okuyucuya kaybedilenlerin özlemini hissettiriyor. Tıpkı Marie-Laure’nin büyük amcası Etienne’nin savaşta kaybettiği kardeşine duyduğu özlem gibi. Etienne, Saint-Malo Alman işgalindeyken, kendi evinde kardeşiyle ilgili bir kareyi hatırlıyor ve yazar bunu okuyucuyla paylaşmaktan, okuyucuya hayal kurdurtmaktan hiç çekinmiyor. İşte o satırlar:

“Etienne kardeşiyle birlikte şehrin doğusundaki bir tarladaydı. Ateş böceklerinin Saint-Malo’da belirdiği bir yaz günüydü. Oğulları için uzun saplı tuzaklar yapıp, telle iliştirmeleri için onlara kavanoz verirken babaları oldukça heyecanlıydı. Etienne ve kardeşi Henri, yanıp sönerek dalgalar şeklinde hareket eden ateş böceklerini havalandırarak uzun çimenler içinde bir yarışa tutuştular. Daima onların ulaşamayacakları kadar uzakta görünüyorlardı. Sanki yer kabuğu için için yanıp eriyormuş, bunlar da ayak izlerinin ortaya çıkarttığı kıvılcımlarmış gibi.”

Günün birinde kitabın bir filmi çekilirse eğer, görsel anlamda izleyiciyi en çok etkileyecek sahnelerden biri olacaktır bu satırlar.

Kitapta satırdan satıra atlarken olaylarla birlikte sayfalar da aktı gitti çünkü yazar okuyucuyu uzun süre aynı ortama ya da sahneye hapsetmemeyi adeta kendine görev edinmiş. Kısa bölümler ve akıcı cümlelerden oluşan bu kitabı okuması da oldukça kolay. “Kendi kendine bitti” dedirten kitaplar arasına katılmayı başarıyor bu haliyle.

Keyifli okumalar.

S.Y.